Pages

29 Eylül 2017

Biz Gülümseyen Mutsuz İnsanlarız*


"Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor." diyor Tanpınar. Ozan Önen'in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü isimli kitabının 187. sayfasında okuduğum bu cümleden sonra ben de konu hakkındaki düşüncelerimi yazmak istedim. Belki yazarsam biraz rahatlarım. İmkanı vermeyen Türkiye mi acaba? Bakış açısı ne denli doğru? Yoksa bu coğrafyada yetişen bireylerin imkan yaratmaya gönlü mü yok? 


Teknolojinin gelişmesiyle, sosyal medyanın arşa varmasıyla bireye sunulan imkanlar, bireyin bilgiye ulaşmak için efor sarfetmesini gerektirmez oldu. Aradığını yaz Google'a sana bilginin kralını versin. Ama bilgi arayan da yok; bilge de kalmadı piyasada. Herkes kendinin derdinde son yıllarda. Marketteki uygulamaların çoğu da bencilliği, egoistliği körükler nitelikte. Batı'ya döndükçe yüzümüzü, evet onların bireyselliğine imrendik belki ama biz halk olarak bireysel olmayı beceremedik. Zira bireysellikte saygı vardır, kurallar ve sınırlar vardır. Bireysel olmak demek egoist, bencil olmak demek değildir. Biz bireysel olacağım derken kurallar işine gelmeyip bencil bir ırk haline geldik. Gidişattan hiç de memnun değilim açıkçası.


Örnek vermem gerekirse, kızımla kaldırımda yürümeye çalışıyoruz ama bebek arabasıyla bir sokak bile gitme ihtimalimiz yok. Çünkü çok önemli ve çok acele bir işi olan yüce bir zat-ı muhterem arabasını kaldırıma park etmiş. Eeee... Ne yapıyoruz? Kaldırımdan iniyoruz? Canımız pahasına kendimizi yola atıyoruz. Sonra bu zatın arabası bitince tekrar kaldırıma çıkıyoruz. Tabii bu arada ben ana avrat sövmüş oluyorum. Bazen arabanın içinde birileri oluyor, onlara kızıyorum. Özür diliyorlar. Bir de bu durum var. Özür dilemeyin arkadaş ya! Özür dilenecek eylemi hiç yapmayın. Azıcık düşünceli olun. Bizim Türk insanı kendini akıllı, çakal filan sanıyor ama alakası yok. Neden? Çünkü satranç bizde ata sporu değil. Biz anca güreş filan... Bir sonraki hamleyi düşünemeyecek kadar gerizekalıyız ama kimse er meydanında toz kondurmuyor kendine. Çizsem ben senin arabanı mesela oradan geçmeye çalışırken haklı değil miyim? Baktım böyle çıkılmıyor işin içinden, ben de fahri polisliğe başladım. EGM'nin sitesinden online ihbar yapıyorum araçları fotoğraflayıp. Artık hala böyle davranmakta ısrar eden varsa paraya geçer sözü.


Başka bir örnek de sosyal medyadan olsun. Hep başkasının hayatına öykünerek yaşıyoruz. Bedenler 34, ciltler ışıl ışıl, saçlar ahenkle dans ediyor, kıyafetler şıkır şıkır son sezon ve A sınıfı markalar. Dünyanın öbür ucuna tatile gitmeler. Hep bir estetik/sunum kaygısı. Hikayelerde şık görünmek için yaşanan strese değer mi? Başkası olma kendin ol, biz seni zaten böyle seviyoruz. Bu haller sende eğreti ve avam duruyor. Ne kadar uğraşırsan uğraş sarkacaksın, kaz ayakların olacak. Kendinle barış artık. Bunları emin olun o hayatları kıskandığım için yazmıyorum. Ben hayatımda kimseyi kıskanmadım çünkü; kodumda yok. Çok okuyana, çok bilene imrenirim ama. Bunu ben neden bilmiyorum, neden okumamışım diye düşünürüm. 


Nolur bırakın bu hayatları. Sade olun yani "be basic, be cool". Marka marka kokmayın. Özgün olun. Can olun, canan olun. Candan olun canımı yiyin. 


Ne gerek var ki bunca strese. Zaten ömür dediğin bir gündü, o da bugün değil miydi?

4 Eylül 2017

Ne Uzun Bir Mesafe

İki yazdır Datça'ya rezervasyon yapıp gidemiyoruz. Vardır bir hayır(sızlık). Son iki kurban bayramını hastanede geçirdik. Buradan yola çıkarak bazı şeyleri çok özlediğimi fark ettim. Şey kelimesini kullanmayı sevmem aslında. Kendini ifade etmeyi beceremeyen insan söylemi gibi. Ama cümleyi de farklı bir yapıda kuramadım. "Özlediklerim var.", yazayım dedim o da eğreti durdu. 


Hamile olduğumu geçen yıl Ağustos ayında öğrenmiştim. Sonrasında emzirmek filan derken, o günden beri ağzıma alkollü içecek sürmedim. Tövbeee! Geçen gün Erdem bira içiyordu, ondan aldım bir fırt. Offff, ne güzeldi tadı. Fıstıkla hem de... Ayyy, olsa şimdi, ne de güzel giderdi. Kaju olmalı ama fıstık, ne o öyle fakir gibi kabuklu çerez. Şarabı özledim mesela. Yine geçen yıl Mayıs ayında Kapadokya'ya gitmiştik. Oradan aldığımız şarapların hepsini ben hamileyken Erdem içti. Ayıp denen bir şey var arkadaş! Şarabın tadını, sofrasını, muhabbetini de çok özledim. Ne demiş atalarımız "Let's chill!" ya da bir başka deyişle "wine and dine". Rakının yanında içtiğim şalgamı özledim. Tek başına şalgamı özlesem gider içerim ama ben, deniz mahsulleriyle donatılmış sofradaki rakıyı ve rakının yanındaki şalgamı özledim. Hazır deniz mahsüllerinden bahsetmişken, leş leş midye yemeyi özledim. Her defasında zehirlenmeme rağmen yemekten asla vazgeçmeyeceğim midyeyi özledim işte! Midyeeeeğ bir numara en büyük! Ve madem deniz mahsüllerinden devam ediyoruz çiğ balık yemeyi yani sushiyi özledim. Haaa öyle her akşam sushi yiyenlerden de değilim ama şimdi yasak ya özledim. Maydanozu özledim. bildiğin götü boklu maydanozu da özleyebiliyormuş insan. Süt keser dedikleri için doğurduğumdan beri yiyemedim. Aynı mazeretle taze naneyi özledim; limonun yanında enfes giden, limonataya, mojitoya can veren taze naneyi özledim. Ayyy, kokusu burnumun ucuna geldi resmen! Kola içmeyi özledim. Cips yemeyi de tabii ki de! Şimdi yasak ya, nasıl da canım gazlı içecek istiyor! 1 yıldır mineral suyuyla yetiniyorum insafsız bünye!


Kaş'ı özledim. Datça'yı özledim. Masmavi Ege Denizi'ni özledim. Assos Nar Konak'ı özledim. Hadi buraları boşver, artık 2-3 ayda bir belki görebildiğim annemi, babamı, ablamı deliler gibi özledim. Aydın'ı, memleketimi, evimi özledim. Can arkadaşlarımı özledim. Doğduğundan beri sadece bir kerecik gördüğüm minnoş yeğenim Deniz Ali'mi çılgınlar gibi özledim. Şu an tek istediğim onu kucağıma alıp sımsıkı sarılmak. Öpmek, öpmek, öpmek... 


Kitabımı, kahvemi alıp bir kafede tek başına oturmayı, kitaptan sıkılınca biraz yazmayı, yazmaktan da sıkılınca azıcık düşünmeyi, kendimle kalmayı özledim. Bisikletimi özledim. Pazar sabahı erkenden çıkıp bizim tayfanın 45 km'lik parkurunu zar zor, kan ter içinde tamamlamayı, yokuşlarda cortu çeken sprinter bedenimi sırtımdan ittirmelerini, bir köy kahvesinde verilen molada dağıtılan dandik kumanyayı ve içtiğim demli çayı özledim. Saat sınırı olmadan sokaklarda yürüyebilmeyi, gece yarısına kadar dizi izlemeyi, öğleye kadar deliksiz uyumayı, uykudan tedirgin uyanmamayı, evde canlarla pizza-şarap gecesi yapmayı, çocuksuz ya da bekar arkadaşlarımdan anlayış beklemeden onlarla rahat rahat görüşmeyi özledim. Konsere, tiyatroya, dinletiye, söyleşiye gitmeyi; dans etmeyi özledim. Sadece kendim için alışveriş yaptığım günleri özledim. (Artık kendim için hiçbir şey alamıyorum; annelik ne biçim bir his uleeeen, içime bir şey kaçtı!) Kitapçıda saatlerce kitap alışverişi yapmayı, internetten okunması gerekenler listeleri hazırlamayı özledim. 


Bu liste uzar da gider. Belki önümüzdeki günlerde yenilerini de yaparım. Özledim ama bunları yapamazken fedakarlık da yapıyormuş gibi hissetmiyorum kendimi. Tamam yapabilsem iyi olur ama yapamayınca da dünyanın sonu gelmiyor. İyi ki istediğim zaman anne olmuşum. Yoksa onca yoksunluk varken nasıl dayanır bu beden? Hani anneler sayar da sayar sonra da "ama onun bir gülüşü, sevgisi yeter" diyorlar ya... İşte öyle bir şey... Sağlık olsun, yüzümüz gülsün yeter. 

3 Mayıs 2017

Duymak Üzerine

01:00
. Önce bir gıcırtı sesi, kapı gıcırtısı gibi. Uykunun en derin vakti. Önceden bu sese asla uyanamazdım. Ama şimdi "ııık" sesi duyunca yataktan fırlayıp hazır ola geçiyorum. Biri beni bu saatte uyandırsa ona çok kızardım. Gece yarısı uyanmanın beni bu kadar mutlu edeceğini tahmin edemezdim. Sesinizin kadife tonunun nedeni oluyormuş meğer aciz bir yaratığın size muhtaç olması. Yatağın solunda yatıyorum. Gece 30 kere yatıp kalkmaktan ve her kalkışta ilk sol ayağımın üzerine basmaktan dizim ağrımaya başladı. Bazen üzerine basamayacakmışım gibi hissediyorum. Ya o kucağımdayken düşersem; düşersek? "Iııık" sesine kalkıp gece lambasını açıyorum. Gözlerine bakıyorum. Kapalıysa biraz daha uyuyabilirim. Genelde kapalı oluyor. Kendimi yatağa atıyorum hemen; yorgan-yastık umrumda değil artık. Bulduğum köşeye kıvrılıp yatıyorum. Eskiden uyumak da bir seremoniydi benim için. Temiz pijamalar giyilecek, dişler fırçalanacak, yüz yıkanacak, yastık uygun yükseklikte ve sertlikte olacak, yorgan üstümü sıkıca örtecek. O eski halimden eser yok şimdi! Yatakla sırtımın buluştuğu an o masum "ıııık"lar dilini şapırdatmalara dönüşüyor. Yatak sensörü var bunun. Dinlenmeye hakkım yok benim! Şimdi isyaaaaaan vakti! Ama kalp bu, dayanmıyor. Hemen kalkıp yatağından kucağıma almam lazım. Daha altı değiştirilecek, pişik var mı acaba? Varsa hangi krem iyi gelir? Bu kadar çok çeşitli krem almasaydık keşke. Çoğu faydasız. Bir ara seyreltmeli gereksiz olanları. Altını değiştirmek için iki dakikam var. Ve her seferinde benim de tuvaletim gelmiş oluyor. Günde üç litre su içmen lazım diyenlere duyurulur. O suyun hepsi süt olmuyormuş canım. İki dakikada yapılması gereken onca şey. Bu tulumları neden bu kadar çok çıtçıtlı yapmışlar! Kapat kapat bitmiyor. Hayatımın sonuna kadar çıtçıt görmek istemiyorum. Çoraplarını da çıkarmak gerekiyor. Ayaklarını bezinin içine sokarsa gece vakti gidip çorap da bulmak gerekiyor. Ayakları on numara, minicik. Onları görünce ellerim makine gibi işlemeye başlıyor. Islak mendil, temiz bez, pişik kremi. Tezgahı acilen toplayıp tuvalete koşmak istiyorum. Ama yavru yatağın içinde. Ya babası ben tuvaletteyken dönüp üstüne yorganı örterse? Ani bebek ölümü diye bir şey varmış. Annelik hep en kötü senaryoyu yazabilmekmiş. Kimsenin başına gelmeyen kesin bizim başımıza gelir hissi. "Zaten şu şu şu durum da sadece bize olmuştu" diye komplo teorilerini mesnetli argümanlarla kuvvetlendirme hali. Sırt üstü yatırayım en iyisi. Erdem, Erdeeem, Erdeeeem yaaa kalkar mısın? Defne'yi yatağa bıraktım, dikkat et. Hemen geliyorum. Tuvalete koşuyorum. Bağırsaklarımın ve mesanemin gayreti de takdire şayan. Önceden beni günlerce kıvrandıran metabolizmamın sezeryan sonrası gaza gelip şaha kalkması. Ellerimi sabunla çitilemem ve yatağa "geldim kızım geldiiiim" diye geri koşmam. Yirmi günlük bebe duyar mı acaba beni? Böyle deli gibi seslenmeme gülüyordur millet. Ama kitapta duyuyor diyor. Bence beni görüyor da. Seslendiğim yöne bakıyor boncuk boncuk. "Ben senin annenim, aferin evladım ananı bil böyle" diye geçiyor içimden bazen. Nasıl egoist bir manyağa dönüştüm ben?! Seni beeeen yaptım! En son hangi memeden emmişti? İyi ki akıllı telefonlar var. Awesome Baby Tracker uygulamasını aç, o sana söylesin hemen. Türkçesi yok. Anne olmak için de İngilizce bilme ön koşulu aranıyor artık. Sağ memede kalmış, sağdan devam et. En az on beş dakika emmesi lazım. Kronometreyi başlat. Emerken ara verdiğinde "pause" tuşuna bas. Önemli olan aktif emme süresi. Sekiz dakika sonra sağ memeyi emmeyi bırakıyor. Daha on beş dakika olmadı ki! Solu da deneyelim. Üç dakika da solu emiyor. Alarm çalıyor. Uyanamazsa zorla uyandırırım diye 01:30'a kurmuştum. Son günlerde sık sık duyduğum ikinci ses. Her üç saatte bir çalıyor. Evet mühendisim ben. Yılların planlamacısı. Çocuğu da planlarım sanmıştım ama o kendi doğasıyla kendi planıyla geliyormuş. Bunları kimse anlatmıyor. Hala on beş dakika olmadı. Doymadı bu çocuk, aç kaldı kesin. Gidip sağdığım sütlerden ısıtayım, yanına da 20 ml'lik mama yapayım, içtiği kadarını veririm. Mutfağa gidiyorum. Buzdolabından çıkardığım sütü benmari usulü ısıtmam lazım, sıcak su yok! Ama kettle var. Kireçlenmiş, temizliğe gelen abla Porçöz'le çözmüş kireci. Değişik ve yüksek bir ses çıkarıyor su kaynayacağı zaman. Kezzaptan hallice bir hayatımız var işte. Limon tuzu ve sirke dolabı bekliyor oysa ki. Hep ben öğreteyim! Gündüz kaynatıp ılıttığım suyu cezveye koyuyorum. Mama yapmak için lazım. Evet çocuğuma mama da veriyorum. İlk 6 ay sadece anne sütü diyenlere söyleyecek çok sözüm var. Süt olsun diye yemediğim içmediğim kalmadı. Yediklerimle hamilelik kilolarını vermem imkansız; daha fazlasını almamam mucize! İneğe döndüm doğurduğum günden beri. Memelerim kamu malı. Herkesin konuya dair bir fikri var. Helva, dut kurusu, boza, rezene, melisa, papatya, ısırgan, şekersiz meyve kompostosu tabu kelimeler. Isıttığım sütü, mamayı yavruya kadehle veriyorum. Doktor biberon ve emzik vermedi. Ananın çilesi çok diye boşuna dememişler. El kadar bebeye kadehle süt ya da mama verebilecek yiğit benim işte! Getirin madalyaları. Daha bebekken kadeh bağımlısı oldu yavrucak; geleceğini siz tasavvur edin. "Cork cork" diye emmediği meme yerine süt ya da mama dolu kadehi beş saniyede mideye indirmesi insanın en çok zoruna giden durum olsa gerek. Sütüm yetmiyor bu çocuğa. Sütüm doyurmuyor bu çoçuğu. Zaten doktor "on beş günde bir kilo aldıracaksın" diye hedef verdi. Gel kendin aldır kolaysa! Kusturana kadar besliyorum artık. Öyle bir an var ki en güzeli. Doyduğu için ağzını açmıyor. Gazını çıkarıyorum. Bir dakika içinde uyuyacak. Yatağına yatırıyorum. Mesaim bitti mi? Hayır! Daha süt sağma pompasının "dırtt dırrrrrt" sesini duyacağız. Takribi yarım saat de süt sağdıktan sonra gece lambasını kapatıp yatıyorum. Ama dedim ya bizimkinde yatak sensörü var. "Iııık" diyor. Kalkmıyorum. "Iııık, ıııık" diyor kalkmıyorum. Yemezler Defne!
 

Copyright © önce, sesli harfleri çaldılar. Template created by Volverene from Templates Block
WP by WP Themes Master | Price of Silver