Pages

3 Mayıs 2017

Duymak Üzerine

01:00
. Önce bir gıcırtı sesi, kapı gıcırtısı gibi. Uykunun en derin vakti. Önceden bu sese asla uyanamazdım. Ama şimdi "ııık" sesi duyunca yataktan fırlayıp hazır ola geçiyorum. Biri beni bu saatte uyandırsa ona çok kızardım. Gece yarısı uyanmanın beni bu kadar mutlu edeceğini tahmin edemezdim. Sesinizin kadife tonunun nedeni oluyormuş meğer aciz bir yaratığın size muhtaç olması. Yatağın solunda yatıyorum. Gece 30 kere yatıp kalkmaktan ve her kalkışta ilk sol ayağımın üzerine basmaktan dizim ağrımaya başladı. Bazen üzerine basamayacakmışım gibi hissediyorum. Ya o kucağımdayken düşersem; düşersek? "Iııık" sesine kalkıp gece lambasını açıyorum. Gözlerine bakıyorum. Kapalıysa biraz daha uyuyabilirim. Genelde kapalı oluyor. Kendimi yatağa atıyorum hemen; yorgan-yastık umrumda değil artık. Bulduğum köşeye kıvrılıp yatıyorum. Eskiden uyumak da bir seremoniydi benim için. Temiz pijamalar giyilecek, dişler fırçalanacak, yüz yıkanacak, yastık uygun yükseklikte ve sertlikte olacak, yorgan üstümü sıkıca örtecek. O eski halimden eser yok şimdi! Yatakla sırtımın buluştuğu an o masum "ıııık"lar dilini şapırdatmalara dönüşüyor. Yatak sensörü var bunun. Dinlenmeye hakkım yok benim! Şimdi isyaaaaaan vakti! Ama kalp bu, dayanmıyor. Hemen kalkıp yatağından kucağıma almam lazım. Daha altı değiştirilecek, pişik var mı acaba? Varsa hangi krem iyi gelir? Bu kadar çok çeşitli krem almasaydık keşke. Çoğu faydasız. Bir ara seyreltmeli gereksiz olanları. Altını değiştirmek için iki dakikam var. Ve her seferinde benim de tuvaletim gelmiş oluyor. Günde üç litre su içmen lazım diyenlere duyurulur. O suyun hepsi süt olmuyormuş canım. İki dakikada yapılması gereken onca şey. Bu tulumları neden bu kadar çok çıtçıtlı yapmışlar! Kapat kapat bitmiyor. Hayatımın sonuna kadar çıtçıt görmek istemiyorum. Çoraplarını da çıkarmak gerekiyor. Ayaklarını bezinin içine sokarsa gece vakti gidip çorap da bulmak gerekiyor. Ayakları on numara, minicik. Onları görünce ellerim makine gibi işlemeye başlıyor. Islak mendil, temiz bez, pişik kremi. Tezgahı acilen toplayıp tuvalete koşmak istiyorum. Ama yavru yatağın içinde. Ya babası ben tuvaletteyken dönüp üstüne yorganı örterse? Ani bebek ölümü diye bir şey varmış. Annelik hep en kötü senaryoyu yazabilmekmiş. Kimsenin başına gelmeyen kesin bizim başımıza gelir hissi. "Zaten şu şu şu durum da sadece bize olmuştu" diye komplo teorilerini mesnetli argümanlarla kuvvetlendirme hali. Sırt üstü yatırayım en iyisi. Erdem, Erdeeem, Erdeeeem yaaa kalkar mısın? Defne'yi yatağa bıraktım, dikkat et. Hemen geliyorum. Tuvalete koşuyorum. Bağırsaklarımın ve mesanemin gayreti de takdire şayan. Önceden beni günlerce kıvrandıran metabolizmamın sezeryan sonrası gaza gelip şaha kalkması. Ellerimi sabunla çitilemem ve yatağa "geldim kızım geldiiiim" diye geri koşmam. Yirmi günlük bebe duyar mı acaba beni? Böyle deli gibi seslenmeme gülüyordur millet. Ama kitapta duyuyor diyor. Bence beni görüyor da. Seslendiğim yöne bakıyor boncuk boncuk. "Ben senin annenim, aferin evladım ananı bil böyle" diye geçiyor içimden bazen. Nasıl egoist bir manyağa dönüştüm ben?! Seni beeeen yaptım! En son hangi memeden emmişti? İyi ki akıllı telefonlar var. Awesome Baby Tracker uygulamasını aç, o sana söylesin hemen. Türkçesi yok. Anne olmak için de İngilizce bilme ön koşulu aranıyor artık. Sağ memede kalmış, sağdan devam et. En az on beş dakika emmesi lazım. Kronometreyi başlat. Emerken ara verdiğinde "pause" tuşuna bas. Önemli olan aktif emme süresi. Sekiz dakika sonra sağ memeyi emmeyi bırakıyor. Daha on beş dakika olmadı ki! Solu da deneyelim. Üç dakika da solu emiyor. Alarm çalıyor. Uyanamazsa zorla uyandırırım diye 01:30'a kurmuştum. Son günlerde sık sık duyduğum ikinci ses. Her üç saatte bir çalıyor. Evet mühendisim ben. Yılların planlamacısı. Çocuğu da planlarım sanmıştım ama o kendi doğasıyla kendi planıyla geliyormuş. Bunları kimse anlatmıyor. Hala on beş dakika olmadı. Doymadı bu çocuk, aç kaldı kesin. Gidip sağdığım sütlerden ısıtayım, yanına da 20 ml'lik mama yapayım, içtiği kadarını veririm. Mutfağa gidiyorum. Buzdolabından çıkardığım sütü benmari usulü ısıtmam lazım, sıcak su yok! Ama kettle var. Kireçlenmiş, temizliğe gelen abla Porçöz'le çözmüş kireci. Değişik ve yüksek bir ses çıkarıyor su kaynayacağı zaman. Kezzaptan hallice bir hayatımız var işte. Limon tuzu ve sirke dolabı bekliyor oysa ki. Hep ben öğreteyim! Gündüz kaynatıp ılıttığım suyu cezveye koyuyorum. Mama yapmak için lazım. Evet çocuğuma mama da veriyorum. İlk 6 ay sadece anne sütü diyenlere söyleyecek çok sözüm var. Süt olsun diye yemediğim içmediğim kalmadı. Yediklerimle hamilelik kilolarını vermem imkansız; daha fazlasını almamam mucize! İneğe döndüm doğurduğum günden beri. Memelerim kamu malı. Herkesin konuya dair bir fikri var. Helva, dut kurusu, boza, rezene, melisa, papatya, ısırgan, şekersiz meyve kompostosu tabu kelimeler. Isıttığım sütü, mamayı yavruya kadehle veriyorum. Doktor biberon ve emzik vermedi. Ananın çilesi çok diye boşuna dememişler. El kadar bebeye kadehle süt ya da mama verebilecek yiğit benim işte! Getirin madalyaları. Daha bebekken kadeh bağımlısı oldu yavrucak; geleceğini siz tasavvur edin. "Cork cork" diye emmediği meme yerine süt ya da mama dolu kadehi beş saniyede mideye indirmesi insanın en çok zoruna giden durum olsa gerek. Sütüm yetmiyor bu çocuğa. Sütüm doyurmuyor bu çoçuğu. Zaten doktor "on beş günde bir kilo aldıracaksın" diye hedef verdi. Gel kendin aldır kolaysa! Kusturana kadar besliyorum artık. Öyle bir an var ki en güzeli. Doyduğu için ağzını açmıyor. Gazını çıkarıyorum. Bir dakika içinde uyuyacak. Yatağına yatırıyorum. Mesaim bitti mi? Hayır! Daha süt sağma pompasının "dırtt dırrrrrt" sesini duyacağız. Takribi yarım saat de süt sağdıktan sonra gece lambasını kapatıp yatıyorum. Ama dedim ya bizimkinde yatak sensörü var. "Iııık" diyor. Kalkmıyorum. "Iııık, ıııık" diyor kalkmıyorum. Yemezler Defne!

26 Aralık 2016

Kumpas

14 yıldır her yaz sabahını istikrarla bize zehreden emekli Albay İhsan Bey, önceki ay, kışlık evinin salonunda ölü bulundu. Otopsi raporuna göre ölümünün herhangi bir nedeni yok. Viagra değil, altın vuruş değil, intihar değil, kanser değil. 72 yaşındaki adamın bilinen hiç bir hastalığı da yokmuş. Tıbbın açıklamakta zorlandığı bu an için "Vadesi dolmuş" diyen de oldu "Takdir-i ilahi" diyen de. Bana göre fazla bile yaşadı.

İzmir'de yaşayan oğulları üç gün boyunca ona ulaşamayınca basıp gelmişler Ankara'daki baba evine. Morarmış ve şişmiş cesedini bulmuşlar. Biz de yazlık komşularımızdan duyduk. Yıllarca bize işkence eden adamın cenazesine gidecek değildik ya! İtiraf ediyorum; öldüğü haberini alınca sevindim içten içe. "Oh be kurtulduk! Sabahları istediğimiz vakte kadar uyuyabiliriz artık!" Ah İhsan Bey ah! İnsan yaptıklarıyla hatırlanıyor.

Emekli olmak için üniversiteyi bitirmemi bekleyen annem ve babam, diplomayı aldığım gün verdiler dilekçelerini çalıştıkları devlet kurumlarına. Kıdem tazminatlarını birleştirdiler, yetmedi. Arabayı sattılar, o da yetmedi. Üzerine annemin emekli maaşını yok edecek kadar geri ödemelerle 5 yıllık kredi çektiler. Kuşadası'ndaki yazlığı aldılar. Yeni mezundum, henüz bir iş bulamamıştım. Staj yoktu, yaz okulu yoktu, yazlık vardı. İstediğim kadar uyuyabilirdim. Meğer hayaller sabah uykusu gerçekler İhsan Timur'muş! 

Yazlıkta geçirdiğimiz ilk sabah -belki de gece demek daha uygun olur zira uykuya dalalı iki saat olmuştu- bitişik evin bahçesinden gelen motor sesiyle uyandık. Babam ve ben, yataktan fırladığımız gibi terasa koştuk. Beyaz atletinin altına beyaz şortunu giymiş bembeyaz saçlı bir adam, sabahın beşinde çim biçiyordu! Komşulardan utandığı için "Beyefendi, napıyorsunuz gecenin bir vakti?!" diye seslendi babam. Adam duymadı. Babamdan tarafa bile bakmadı. Üçüncü gecenin sabahında onu elinde kumpasla çimlerin boylarını ölçerken yakaladık. İlk haftanın sonunda karakoldaydık. "Bunların benimle derdi ne anlamıyorum memur bey!" diye savundu kendini İhsan Bey. Babamın adamın üzerine yürümesine rağmen o hiçbir tepki vermeyince anladık işitme cihazı kullandığını ve bizi duyamadığını.

Evdeki herkes uykusuzluktan zombiye dönmüştü. Babamın hesabında "kefen parası" diye bıraktığı son birikimiyle hepimize gürültü engelleyici özellikli kulaklıklar aldık. On dört yaz mevsiminin her gecesinde kulaklıkla uyuduğunuzu düşünün. O uykular kadar nefret ediyoruz İhsan Bey'den. Yaşasın, esaret bitti!

Dün gece küçük oğlu Eser Abi aramış babamı. Psikopat herif, yaptı yine yapacağını! Tüm bahçe malzemelerini bize bırakmış! "Yazlığa uğrarsanız bekçiden alır  mısınız?" demiş. Hadi bağ makası, kazma, kürek, çapa neyse de n'apalım biz o kocaman çim biçme makinesini?! Tamam onu da aldık diyelim, peki ya kumpas? İhsan Bey'in son kumpası.

2 Mayıs 2016

Düldülünü Satan Fıstıkçı


Sezer Manto, her akşam aynı sokaktan aynı saatte geçmesiyle ünlenmiş, kariyerinin zirvesinde bir fıstıkçıydı. O akşam da, kayınpederinin düğün hediyesi Nacar marka duvar saati 9'u gösterdiğinde uyuklamakta olduğu çekyattan kalktı. Oğlunun eskisi halı saha ayakkabılarını giydi. Evinin karşı köşesindeki elektrik direğine zincirlediği Düldül'ünü azad etti. Bayrak kırmızısı, çift kadrolu, vitessiz, kamyon direksiyonu gibi gidonu olan, pabuç frenli bisikleti onun 25 yıllık dostuydu. Mesaisi başladı. "Fıstıkçıııııığ! Taze fıstık, tuzlu fıstık, kavrulmuş fıstık!"

Bir saat boyunca talep yaratmak için mahalleyi tavaf ettikten sonra civarın tek kahvesi olan İbrahim Aga'nın Yeri'nde mola verdi. Tuvalete gidip, lavaboda yüzüne su çarptı. Surat yine pancar. Yaşlandık tabii. Öyle taze maydanoz gibi durmayacaktık ya! Elli yaş, boru mu bu!

Ocağın yanından geçerken kendine bir bardak çay doldurdu. İbrahim Aga alışıktı Sezer Manto'nun bu hallerine. Dükkanında fıstık satmasına da müsaade ederdi. Çayını alıp okey oynayan bir grubun yanına oturdu. "Abi, sessiz iç şu çayını" diye çıkışan yanındaki gence cevap vermedi. Boş bardağı çarparak masanın göbeğine bıraktı. 

Düldüle doğru ilerlerken sendeledi. İbrahim Aga yetişti imdadına. "Sezer n'oluyo?" Onu kolundan tutup sandalyeye oturttu. "Midem bulanıyor, sol kolum..." Cümlesini tamamlayamadan fenalaştı. Gözlerini açtığında beyaz floresanın aydınlattığı bir odada yatıyordu. Işığın soğukluğundan üşüdü. Etrafta kimse yok. Birileri şu dingin dünyamı piç edene kadar kararımı vermeliyim. 

Perde açılıp karşısında doktoru görünce "Buldum" dedi kısık sesle. "Sezer Abi, yırttın hadi kefeni" esprisiyle coşan beyaz önlüklüye söylemek istediği çok şey vardı ama üç dakika önce ettiği sessizlik yemini aklına geldi. Zoraki bir gülücük gönderdi. Beş saat sonra hastaneden taburcu edildi. Raporunu okudu. Tükenmişlik sendromu! Yaşadığı stres midesine vurunca reflüsü artmıştı. İbrahim Aga'nın "Kalp krizi geçiriyor lan adam, çabuk ambulans çağırın" feryadına dayanamayan kahve ahalisi karga tulumba getirmişti onu acil servise. 

Gün gibi ortadaydı ki fıstıkçılık kariyerinin sonuna gelmişti. Birikmiş parası yoktu. İsteğe bağlı sigortadan emekliydi. Maaş kartı karısındaydı. Evi, babasından yadigar iki göz odaydı. Satacak bir jeti, adası, Ferrarisi bile yoktu! 

Çeyrek asırlık dostu Düldül'ü çıkardı gözden. Sahibinden'e, gittigidiyor'a yükledi kırmızı fotoğrafları. Düldül, elektrik direğinde yedi gün tek başına bekledi. Sekizinci gün mesaj atan ilk kişiye, onu, 200 liraya sattı. 

Onuncu günün sabah namazı vaktinde, BİM poşetine doldurduğu bir kaç kıyafetle evden çıktı. Denizleri aşıp Pendik'e ulaştı. Konya'ya giden hızlı trene bilet aldı. Müslüman adam Goa'ya gidip keşiş olacak değildi ya! Mevlevi dergahlarından birine sığındı. 

Bir yıl sonra sessizlik yeminini bozdu. Bol bol etli ekmek yedi, bamya çorbası içti. Huzur bulmak için gittiği Konya'da yiyip yatmaktan sağlığı daha da bozuldu. Mide yanmaları yüzünden Gaviscon bağımlısı oldu. Namaz kılmaktan başka hareketi olmadığı için 30 kilo aldığı 3 yılın sonunda karısının ve çocuklarının özlemine dayanamayıp evine döndü. Kapıyı açan karısı onu tanıyamadı. "Buyrun, kimi aradınız?" "Nalaan, Nalanıııığm, bana Filiz çay demler misin?"

Torku çay içmekten 3 yılda 2 kez mide kanaması geçirmişti. Bisan'ın internet sitesine girip vitesli yeni bir kırmızı bisiklet satın aldı. Hayatı boyunca yaşadığı en ilginç olayı Nalan'a anlatmaya başladı:

"Japon Kyoto Parkı'nda oturuyordum. Verimli ve yemyeşil bir bahçe. Parkın ortasındaki havuzun kenarında 6 katlı bir kafe var. Birden kafenin havuza bakan kapısı açıldı ve platformun üzerine belinde pembe kordon olan bir Sumo güreşçisi çıktı. Güreşçi yerde duran altın kronometrenin üzerine bastı. Ayağı kaydı ve düştü. Düştükten sonra etrafında mis gibi kokan sapsarı güller açtı. Güreşçi güllerin kokusuyla kendine geldi. Ayağa kalktı ve bahçenin en kuytu köşesindeki elmas kaplı patikaya doğru ilerledi."

Pürdikkat kocasını dinleyen Nalan "Başının üstünde topuzu da var mıydı?" diye sordu. 

"Yok," dedi Sezer, "jübilesini yapmış."
 

Copyright © önce, sesli harfleri çaldılar. Template created by Volverene from Templates Block
WP by WP Themes Master | Price of Silver